Bknz:
22 Nisan 2012 Pazar
Şarkıların sana çalması Sendromu.
Söyleyecek pek birşey yok şimdilik. Önceden çok söyleyen olmuş söylenilebilecekleri... Eskişehir'e gitmekte yaramadı bu aralar...
Bknz:
Bknz:
14 Nisan 2012 Cumartesi
içimden geldiği gibi.
Bugün yağmur yağıyordu, Dilara'nın gözlerinde, Arif'in beyninde, annemin yastığında, benimse kalbimde. Bilmediğiniz bir anda karşınıza çıkabilecek ihtimali beklersiniz hep. Arkadaşım bugün bana şunu dedi :"insanlar seni çok özledim dediklerinde, "ben de." demeni beklemez, beklemedikleri bir anda karşına çıkmalarını bekler.". oturdum ve doğruluğunu tasdik ettim resmen. Herkes birşeyleri özlemişti etrafımda, geçmişe olan bağlılıkları artmış, yılların verdiği alışkanlıklardan kopuyor olmanın, kopmuş olmanın üzüntülerini yaşıyorlardı. Şekerli çayımdan bir yudum aldım ve beynime giden glikoz, ardından gittiğim pisuvardaki Türk aklıyla birleşince bir ışık gördüm, inandım bir an, inkişaf etti birşeyler. Yağmura baktım, arkamdaki kadını dinledim ve istirdat ettim.
Çatışmacı pradigma ile düşünmeye devam ettim, sigara kullanımına bağlı beyin yetmezliği yaşasam da,buna bağlı her ne kadar "flash" olayım azalsa da, çok hızlı düşündüm, hayatımı karara bağladım. raqdikal denemese de yapılması çok önce gerekli şeyleri yaptım. Uğraştıran şeyleri rafa kaldırdım ve bu hem rafla alakalı hem de kaldırışla alakalı ilk ve son yazım olacak dedim ve olacakta.
İlkokul Türkçe öğretmenim görse gurur duyardı benimle. Haftada bir dersini ayırıp kompozisyon yazdırdığında sınıfta, belki de bu işle uğraşan bir ben olurdum, her seferinde çıkıp okurdum o kıt kelime haznesiyle yaptığım atasözü veya özlü söz yorumlamalarımı ve kadıncağız her seferinde beğenir yazar olmak yazmak hakkında teşvik ederdi beni. Yazar olamadım ama hep yazdım.
Halil abimle bugün bana bir special icat ettik, çok hoş oldu. Ceyhun abiyi uzun zamandır göremesem de görmek istememe zamnlarımı bugün çöpe attığım için görmeye can attığımı bilmesini istedim. Reamon-Super Girl şarkısını dinliyorum, ölen bir insanı anar gibi. Çok şarkı oldu böyle hayatımda birine atfedilmiş,bir olayla bağdaşlaştırılmış. Aynı şarkıyı ikinci kez kullanamayacak olmak kötü her ne kadar milyonlarca şarkı olsa da dünya üzerinde.
Anılarımız yoktu hani, Sarah'nın Chuck'ı unutması gibi unutmuştun beni diye düşünürken aklıma Aydın geldi. Bırak yaşadığımız şehri Aydın'da bile birçok anımız var. Evinin yerini bilen kaç insan var Ankara'da? Gençlik yıllarında takıldığın kafeyi bilen.... Kaç kişiyle bu kadar samimi oldun Ankara'da?
Sonuç olarak;
Sen en zor anlarımda bile hayatına devam etmeyi tercih ettin, tercih sıralamanda ölü tercih olduğumu geçte olsa anladım,kasma. Sen benim şu halimi hiç bilemedin, hiç bilemeyeceksin de artık. Artıklı konuşmak hiç hoşuma gitmese de, insanlarla birşeyleri tamamen bitirmeyi hiç istemesem de, bazı insanlarla birşeyleri tamamen bitirmem gerekiyor. Gömmek lazım. Mezar taşına da "I told you, I was sick" yazmak lazım. Sen sağa ben selamete artık. Hayat ne bekler, ne ben beklerim bu saatten sonra. Kendime yeni bir ben lazım. Ben gibi benim olan biri. Bunlar için de bana şans lazım.)
9 Nisan 2012 Pazartesi
Fate Bender.
Murphy amca "birşeyin olmama ihtimali varsa olmaz" demiş, bilge adam gerçekten.
İnsanlar modernitenin verdiği onca güçle bireyi tanrısallaştırırlar. Bu elin kolun senin olmadığı inancı gibi aslında gerçek gücün de senin olmadığını görmen kadar basittir. Senin arkandaki güç modernitedir ve sen kendini tanrı gibi hissedersin. bilmediğin şey yoktur, google vardır. Bir insan birşey söylediğinde inanmazsın, bing vardır. Kadere bağlanamazsın çünkü sen herşeyin en şifalısını dahi öğrendin ya bir şekilde. Doktorlara güvenmezsin, Doktorum Programı vardır.
İnsani ilişkilerinde de böyle yapmaya başlarsın sonra, karşıdaki ne kadar bilirse bilsin önemi yoktur belki senin için çünkü sen kendi evreninde kendini tanrı gibi hissedersin.
Kaderini kendin çizebilirsin, yaptığın seçimlerle , sarfettiğin onca çabayla belki çalışmlarınla sen kendin için en iyiyi kazanabilirsin. YANLIŞ! Hayır olmayan bir işe dua edilmezmiş derler, hayırlısını kim bilirmiş ki diye soracaksın! Kimse kendini kandırıp "Kader Bükücü"lüğe soyunmasın lütfen. Sayısını söylemeyeceğim kadar ihtimalin oluşabileceği şu evrende iki tane taşın yerini değiştirdim diye, kaderime yön verdim sanmasın insanlar. Elinde olan şeyler yok mu elbetteki var, ama kaderi bükmeye çalışmak anlamsız. Kaderinle dövüşmek mantıklı ama kazanmak zor, bükmek imkansız.
İnsanlar modernitenin verdiği onca güçle bireyi tanrısallaştırırlar. Bu elin kolun senin olmadığı inancı gibi aslında gerçek gücün de senin olmadığını görmen kadar basittir. Senin arkandaki güç modernitedir ve sen kendini tanrı gibi hissedersin. bilmediğin şey yoktur, google vardır. Bir insan birşey söylediğinde inanmazsın, bing vardır. Kadere bağlanamazsın çünkü sen herşeyin en şifalısını dahi öğrendin ya bir şekilde. Doktorlara güvenmezsin, Doktorum Programı vardır.
İnsani ilişkilerinde de böyle yapmaya başlarsın sonra, karşıdaki ne kadar bilirse bilsin önemi yoktur belki senin için çünkü sen kendi evreninde kendini tanrı gibi hissedersin.
Kaderini kendin çizebilirsin, yaptığın seçimlerle , sarfettiğin onca çabayla belki çalışmlarınla sen kendin için en iyiyi kazanabilirsin. YANLIŞ! Hayır olmayan bir işe dua edilmezmiş derler, hayırlısını kim bilirmiş ki diye soracaksın! Kimse kendini kandırıp "Kader Bükücü"lüğe soyunmasın lütfen. Sayısını söylemeyeceğim kadar ihtimalin oluşabileceği şu evrende iki tane taşın yerini değiştirdim diye, kaderime yön verdim sanmasın insanlar. Elinde olan şeyler yok mu elbetteki var, ama kaderi bükmeye çalışmak anlamsız. Kaderinle dövüşmek mantıklı ama kazanmak zor, bükmek imkansız.
Protestan Ahlakı.
Öncelikli olarak şunları söylemek isterim ki sabah sabah bile olsa yazı yazmaya vakit bulabildiğim için çok mutluyum çünkü uzun zamandır gerçekten başımı kaşıyacak vaktim olmadı, bundan sonra da olabilecek gibi gözükmüyor pek ama olsun seviyorum koşuşturmacalı, hayalli, planlı , kendini geliştirmeceli hayatı. Hayatım da birkaç insanın vakıf olduğu birkaç plan uğrunda koşuşturuyorum, koşuşturmam sonuçsuz kalacak olsa dahi umursamayacağımdan, koşarken mutluyum be abi. Konumuza dönelim artık.
Protestan Ahlakı....İslamiyet'in etik ve ahlak anlayışı....Kapitalizm'in daha doğrusu Liberalizm'in getirdiği bireycilik anlayışı...Türk vatandaşlarındaki Arap kültürü...Faşizm'in ulvi devleti....vs...
Doğulu olmak, bu tezi okuduğumda protestan olmakmış gibi geldi bana.. Gerçekten insanların yaşadığı bu kimlik karmaşasından sıyrılmanın yolu, taklit yoluyla öğrenmeden öte geçip işin özünde(belki teorisinde) anlatılan şeylere bakmaya bağlı olabilir.. Çünkü sandığınız o Vahşi Kapital insanlar sanıldığının aksine protestan oldukları için öyle değillermiş... Protestan ahlakını günümüzde ahlaksızlık olarak görenlerimiz çoktur. Sebebi belki de Türk kültürünün arasına karışmış Arap kültürüdür, belki muhafazakarlık akımının etkisiyle reddetmeciliktir bilemiyorum ancak ahlaksız olduğu iddia edilir protestanların. Reform'un önemini bir kez daha kavrıyorsunuz belki de bu sayede, orta okul bilgilerinizden uzaklaşıp reformun derinlerine iniyorsunuz; neden,nasıl, niye sorularının cevaplarını daha bir net duyabiliyorsunuz incelediğinizde Protestan Ahlakını..
İslamiyet dedik evet yanlış anlaşılmasın hiçbir kültür veyahut din öğesini birbirine benzeştirmek amacı gütmeden yazıyoruz, sadece bizim bakış açımızdan görünenleri paylaşıyoruz sizlerle. İslamiyet'i çoğumuz kulaktan dolma dahi olsa biliriz, en azından 3-5 uygulayıcısını, inanan diyebildiğimiz insanları görürüz. İşte onların sosyal ortamda sahip oldukları hem "senin dinin sana benim dinim bana" cılık hem "ümmet" çilik hem "yaratılanı severiz yaratandan ötürü" cülük karışımı birşeymiş Protestan ahlakı. sadece bunları içeriyor dememiz tabiki mümkün değil fakat kafanıza oturması için elbet ray döşemek zorundayım.
Kapitalizm'in en vahşi hali ve zengin çoğu isnanın Max webber'e göre protestan olaması. Protestanlık savurganlık bir kenara tasarrufu öğütleyen bir ahlak anlayışına sahip, bir nev'i İslamiyet'in israf anlayışı gibi. Kapitalizm'deki vahşetin yaşatıldığı insanlar, protestan ahlakıyla alakası olamadan bu muamelelere maruz kalmışlar. Ha her işin bokunu çıkaran olduğu gibi israfın yada tasarrufun bokunu çıkaranlardan işçilerin ücretinden tasarruf etmeyi düşünmüş. Tekrar söylüyorum doğruluğunu sorgulamam.
Libaralizm'in bireycilik anlayışı, özel alan, özel yaşam kavramları. Siz hiç doğuluyla tanışmadıysanız bilmezsiniz belki, kısa bir anektod anlatayım. "Farsi bir adamın oğlu olan Türk adam evlenir ve babasını evine buyur eder, babasının televizyon sevmediğini bilmesi üzerine televizyonu yatak odasına saklayacaktır çünkü girmezse bir tek oraya girmez ev de diye düşünmektedir. Yalnız bunu yeterli bulmayan Türk televizyonu karyolanın altına yorgana sararak saklar ki hani gelse bile yatak takımı sansın Farsi babası. Buyur edilen Farsi adam buyur edildiği salonda uyumak ister, gece geldiğinden olsa gerek diye yatagı hazırlanır,yatar ve bir bardak su dışında hiçbirşey tüketmez. Sabah kaltığında hazırlanır, giyinir ve bekler. Lavabo için dahi olsa dışarı çıkmaz. Evin Beyi, Farsi adamın oğlu odaya gelir baba kahvaltı yapalım der mutfağa çağırır, farsi adam salonda yattığı yerde yapılmasını teklif eder ve babasını kırmayan oğul babasıyla salonda kahvaltı ederler, muhabbet ederler. Sonra gitmek vaktinin geldiğini söyleyen Farsi adam evin başka hiçbir yerine göz ucuyla dahi bakmadan evden çıkar, hayırlı dualarını eder ve ayrılır." Günümüzde bunu oğlunun evinde yapanı bırakın başkasının evinde yapan kalmadı farkındaysanız. Bu adam doğludu, Farsi olduğu için değil gerçekten doğulu olduğu için doğulu diyorum kendisine ve "Özel Yayat", "Özel Yaşam" konularında kimsenin dikkat etmediği kadar dikkatliydi. Şimdi Protestan ahlakında yada Liberalizm'in bireycilik anlayışını basit bir özel yaşam, özel hayat şeklinde yorumladığımızda bile ne kadar güzel birşey olduğunu görebiliyoruz. Biz özgür olmak için başkalarının özgürlüklerini yıkan insanlar olduk artık... Herkesin Modern anlamda özgür olduğu bir dünya da kimse özgür değildir unutulmasın.
Türk kültüründeki kadın evnin kadını, çocuklarının anası olacak anlayışı, Türk kültüründe dememize rağmen başından beri Türk kütlründe olan birşey değildi. Arap kültüründen gelme bu yaşayış tarzının hiçbir emaresi Orta Asya Türklerinde görülmezdi. Klasik Hatun'un onaylamadığı yasa yürülüğe girmez muhabbetinden çok, evlilikle alakalı şunları anlatayım. Eski türklerde bir kadınla evlenmek isteyen erkek, kadınla ok atmak, bilek güreşi yapmak zorundaydı ve eğer bayan beğenmezse evlenemezdi. Şimdi Kızlarımızı hatta Karılarımızı satar olduk. Muhafazakar veyahut milliyetçi olduğumdan böyle demiyorum, gerçekten doğrusunun bu olduğuna inandığım için böyle söylüyorum. Yerleşmiş kültürü bırakmamız çok zor ama Nazım'da şöyle demiş :"Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..."..
Devleti umursamayan bir anlayış olarak gösteriliyor bireycilik.. Evet liberalizm Devleti ulvileştirmez,kutsamaz kabulümüzdür ancak devletin gerekliliğinden de bu zamana kadar hiç vazgeçememiştir. Devlet olgusu zaten yok edilebilecek gibi gözükmüyor şu günlerde. Birey belki bireysel davrandığında protestan ahlakına göre yaşadığında diğer tüm bireylere karşı ödev ve görevlerini yerine getirdiğinden, devletine karşı da görevlerini yerine getirdiğinden devlet kendiliğinden belki bir A.B.D. ye dönüşebilecektir. Toplumu umursar protestan ahlakı, bireycidir ama toplumcudur da işte.
Millet nasıl İslamiyet'i hakkıyla anlatamıyorsa, benim de Protestan ahlakını hakkıyla anlatmamı beklememelisiniz. Giriş mahiyetindeki bu yazı sadece ilgi doğurmak amaçlıdır, özellikle zannedildiği gibi siyaseten hiçbir amaca hizmet etmez. Makaleyi okumanızı öneririm.http://www.e-akademi.org/incele.asp?konu=WEBER%92%DDN%20%93PROTESTAN%20AHLAKI%20ve%20KAP%DDTAL%DDZM%DDN%20RUHU%94%20ADLI%20K%DDTABININ%20%DDNCELENMES%DD&kimlik=1189422995&url=makaleler/gaslan-1.htm Bu adresten özetini bulabileceğiniz ancak tavsiyem kitabını komple okumanız.
Protestan Ahlakı....İslamiyet'in etik ve ahlak anlayışı....Kapitalizm'in daha doğrusu Liberalizm'in getirdiği bireycilik anlayışı...Türk vatandaşlarındaki Arap kültürü...Faşizm'in ulvi devleti....vs...
Doğulu olmak, bu tezi okuduğumda protestan olmakmış gibi geldi bana.. Gerçekten insanların yaşadığı bu kimlik karmaşasından sıyrılmanın yolu, taklit yoluyla öğrenmeden öte geçip işin özünde(belki teorisinde) anlatılan şeylere bakmaya bağlı olabilir.. Çünkü sandığınız o Vahşi Kapital insanlar sanıldığının aksine protestan oldukları için öyle değillermiş... Protestan ahlakını günümüzde ahlaksızlık olarak görenlerimiz çoktur. Sebebi belki de Türk kültürünün arasına karışmış Arap kültürüdür, belki muhafazakarlık akımının etkisiyle reddetmeciliktir bilemiyorum ancak ahlaksız olduğu iddia edilir protestanların. Reform'un önemini bir kez daha kavrıyorsunuz belki de bu sayede, orta okul bilgilerinizden uzaklaşıp reformun derinlerine iniyorsunuz; neden,nasıl, niye sorularının cevaplarını daha bir net duyabiliyorsunuz incelediğinizde Protestan Ahlakını..
İslamiyet dedik evet yanlış anlaşılmasın hiçbir kültür veyahut din öğesini birbirine benzeştirmek amacı gütmeden yazıyoruz, sadece bizim bakış açımızdan görünenleri paylaşıyoruz sizlerle. İslamiyet'i çoğumuz kulaktan dolma dahi olsa biliriz, en azından 3-5 uygulayıcısını, inanan diyebildiğimiz insanları görürüz. İşte onların sosyal ortamda sahip oldukları hem "senin dinin sana benim dinim bana" cılık hem "ümmet" çilik hem "yaratılanı severiz yaratandan ötürü" cülük karışımı birşeymiş Protestan ahlakı. sadece bunları içeriyor dememiz tabiki mümkün değil fakat kafanıza oturması için elbet ray döşemek zorundayım.
Kapitalizm'in en vahşi hali ve zengin çoğu isnanın Max webber'e göre protestan olaması. Protestanlık savurganlık bir kenara tasarrufu öğütleyen bir ahlak anlayışına sahip, bir nev'i İslamiyet'in israf anlayışı gibi. Kapitalizm'deki vahşetin yaşatıldığı insanlar, protestan ahlakıyla alakası olamadan bu muamelelere maruz kalmışlar. Ha her işin bokunu çıkaran olduğu gibi israfın yada tasarrufun bokunu çıkaranlardan işçilerin ücretinden tasarruf etmeyi düşünmüş. Tekrar söylüyorum doğruluğunu sorgulamam.
Libaralizm'in bireycilik anlayışı, özel alan, özel yaşam kavramları. Siz hiç doğuluyla tanışmadıysanız bilmezsiniz belki, kısa bir anektod anlatayım. "Farsi bir adamın oğlu olan Türk adam evlenir ve babasını evine buyur eder, babasının televizyon sevmediğini bilmesi üzerine televizyonu yatak odasına saklayacaktır çünkü girmezse bir tek oraya girmez ev de diye düşünmektedir. Yalnız bunu yeterli bulmayan Türk televizyonu karyolanın altına yorgana sararak saklar ki hani gelse bile yatak takımı sansın Farsi babası. Buyur edilen Farsi adam buyur edildiği salonda uyumak ister, gece geldiğinden olsa gerek diye yatagı hazırlanır,yatar ve bir bardak su dışında hiçbirşey tüketmez. Sabah kaltığında hazırlanır, giyinir ve bekler. Lavabo için dahi olsa dışarı çıkmaz. Evin Beyi, Farsi adamın oğlu odaya gelir baba kahvaltı yapalım der mutfağa çağırır, farsi adam salonda yattığı yerde yapılmasını teklif eder ve babasını kırmayan oğul babasıyla salonda kahvaltı ederler, muhabbet ederler. Sonra gitmek vaktinin geldiğini söyleyen Farsi adam evin başka hiçbir yerine göz ucuyla dahi bakmadan evden çıkar, hayırlı dualarını eder ve ayrılır." Günümüzde bunu oğlunun evinde yapanı bırakın başkasının evinde yapan kalmadı farkındaysanız. Bu adam doğludu, Farsi olduğu için değil gerçekten doğulu olduğu için doğulu diyorum kendisine ve "Özel Yayat", "Özel Yaşam" konularında kimsenin dikkat etmediği kadar dikkatliydi. Şimdi Protestan ahlakında yada Liberalizm'in bireycilik anlayışını basit bir özel yaşam, özel hayat şeklinde yorumladığımızda bile ne kadar güzel birşey olduğunu görebiliyoruz. Biz özgür olmak için başkalarının özgürlüklerini yıkan insanlar olduk artık... Herkesin Modern anlamda özgür olduğu bir dünya da kimse özgür değildir unutulmasın.
Türk kültüründeki kadın evnin kadını, çocuklarının anası olacak anlayışı, Türk kültüründe dememize rağmen başından beri Türk kütlründe olan birşey değildi. Arap kültüründen gelme bu yaşayış tarzının hiçbir emaresi Orta Asya Türklerinde görülmezdi. Klasik Hatun'un onaylamadığı yasa yürülüğe girmez muhabbetinden çok, evlilikle alakalı şunları anlatayım. Eski türklerde bir kadınla evlenmek isteyen erkek, kadınla ok atmak, bilek güreşi yapmak zorundaydı ve eğer bayan beğenmezse evlenemezdi. Şimdi Kızlarımızı hatta Karılarımızı satar olduk. Muhafazakar veyahut milliyetçi olduğumdan böyle demiyorum, gerçekten doğrusunun bu olduğuna inandığım için böyle söylüyorum. Yerleşmiş kültürü bırakmamız çok zor ama Nazım'da şöyle demiş :"Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa..."..
Devleti umursamayan bir anlayış olarak gösteriliyor bireycilik.. Evet liberalizm Devleti ulvileştirmez,kutsamaz kabulümüzdür ancak devletin gerekliliğinden de bu zamana kadar hiç vazgeçememiştir. Devlet olgusu zaten yok edilebilecek gibi gözükmüyor şu günlerde. Birey belki bireysel davrandığında protestan ahlakına göre yaşadığında diğer tüm bireylere karşı ödev ve görevlerini yerine getirdiğinden, devletine karşı da görevlerini yerine getirdiğinden devlet kendiliğinden belki bir A.B.D. ye dönüşebilecektir. Toplumu umursar protestan ahlakı, bireycidir ama toplumcudur da işte.
Millet nasıl İslamiyet'i hakkıyla anlatamıyorsa, benim de Protestan ahlakını hakkıyla anlatmamı beklememelisiniz. Giriş mahiyetindeki bu yazı sadece ilgi doğurmak amaçlıdır, özellikle zannedildiği gibi siyaseten hiçbir amaca hizmet etmez. Makaleyi okumanızı öneririm.http://www.e-akademi.org/incele.asp?konu=WEBER%92%DDN%20%93PROTESTAN%20AHLAKI%20ve%20KAP%DDTAL%DDZM%DDN%20RUHU%94%20ADLI%20K%DDTABININ%20%DDNCELENMES%DD&kimlik=1189422995&url=makaleler/gaslan-1.htm Bu adresten özetini bulabileceğiniz ancak tavsiyem kitabını komple okumanız.
31 Mart 2012 Cumartesi
Neredesin Yağmur.
EK 1: Suskunlar izliyorum bugün filmden aldığım konuşma aynen şöyledir:
Damat- Birini seviyorsan güvenicen
Ahu- Kötü birşey yapsa bile mi?
Damat- Asıl kötü birşey yaparsa...Birini seviyorsan dicen ki yaptıysa başka çaresi kalmamıştır. Öyle yapıcan birini seviyorsan
İnanırım Damat'a seviyorum diyorsan yanında olursun, seviyorum diyorsan dinlersin karşı tarafı en azından gelirsin yanına, düştüğünde nasıl düşerse düşsün kaldırırısın.
Bugün okuyorum genç, yarın da okuyacağım elbet. Hep genç kalacak olmasam da okuyacağım hep. Sevdasız bir hayatı hatırlamak mı daha zor yoksa unutmak mı?Yalnız adamlıktan çıkıp sevmek mi daha zor, sevdiğinin olduğu bir hayatı geride bırakmak mı? İkisinde de sevdiğin birşeyleri kaybetmiyor musun? Yalnız adam yalnızlığı sevmez mi? Onsuz kalmak basit işte o yok artık demek. "Seviyorum ama istemiyorum"muş cümlesi. Sorun ne? Candan "Gururun neye yarar ki yalnız kalmaktan başka" demiş. Gurur mu yaptın? Yok anladım, sen beni sevmedin aslında, sen terk etmemi istemedin, gelişimi istemeyi sevdin belkide. Ben son hamlemde gururumu bile sana bıraktım olsun. Sen yokken okurdum hep, okuyacağım yine elbet. Ama sen tavizci olduğumu düşündün benim. Ben sende sıradanlaştım gibi artık, sonra gelip neden yakınlaşmıyorsun insanlarla diye sorma! Cevap ortada değil mi daha? Yakınlaştığında bayağılaşırsın insana...Seviyor mu? Sevmeyecek elbet. Bazen sevmeyeceğii bile bile yakınlaşırsın insana bu seni "sapık" yapar, bazen de sevdiğini bile bile gitmezsin kadınına bu seni "odun" yapar, ne gittiğin için ne de gitmediğin için severler seni, onlar zaten sever ama ya sapık sever ya da odun sever. Yaramaz bir adamım bu konuda, ne sapık olabildim ne de odun.
Afilli aşk cümleleri. Güneşli,sahilli,kalpli,gözyaşlı,titremeli falan filan. Bana göre değil demiştim. İçimden hiç geçmedi mi öyle şeyler belki çok, yazmadım mı öyle cümleler nadir. Yalnız yeni inkişaf ettirdiğim bir kelime var : SEVDA. Gerçekten söylemesi bile romantizm içeriyor. Kelime kalın ile bittiği içinde karizmatik bir tonlaması da var. Muhteşem. Konumuzla alakası: Yok.
Belki de var, yeni düşündüm. Sevda tanımlamalarımız. Aşk'ın tarifi yok derler ya hani hep durmadan devamlı, olması mümkün gözükmüyor zaten. O kadar farklı ki sevdiğimiz şeyler, seviş yöntemimiz, seviliş isteme yöntemimiz, aşk bunlara cevap verebilecek bir tarife,tanıma asla kavuşamaz sanırım. Kimine kıskanmasıdır sevgilisinin aşk, kimine soğuk durmasıdır aşk. Siz kendi tarifinize seviş yönteminize uygun kişiyi bulabilirsiniz ama bakalım onun istediği seviliş öyle mi? SEVİŞMEYİ bilmeli insan gerçkten.
O beni sevdi ama benle sevişmek istemedi. Sevişelim mi dediğimde ise yanlış anladı, beni sıradan yorumladı. Beni en çok üzen şey bu, beni tanıyamamış dedim, ağladım. Ne zamandır ağlamıyordum iyi oldu. Keşke bunu söylemeseydi.
Konuşmayacakmış benimle, herşeyi kendi ellerimle mahvettiğimi düşünüyor. Bu eller mahvetmiş olabilir ama mahveden ben değilim.
SON KARAR : Anlattığım da birşeylerin değişeceğine inansaydım eğer, durmadan ona size bana herkese anlatırdım gerçekleri ne hissettiğimi yaptığım herhangi bir hareketi neden yaptığımı ya da yapmadığımı. Şu an üzülmekten başka hiçbirşey gelmediği bir zaman dilimindeyim, bu zaman diliminden çıkınca da birşeyler yapmak istemeyeceğim. Kırmızı kart gördüm bu oyunda, her ne kadar ofsayt olmasa da oyun dışı kalmak oyunu oynayamamanız demek, en fazla tribünden bağırırsınız ve etki miktarı : 0. Top sende, telafisi için yapabileceklerin var elbet, bugün mesela, Always mesela.... Ama yok senden böyle bir hareket beklemek sahra çölüne yağmur yağmasını ümit etmek kadar aptalca... Bir aralar Yavuz Sultan kadar şaaşalı gözüktüğümde gözüne gerçekten yağmur yağıyordu sahra çölüne ve emin ol sahradan daha güzel bir yerde bile benim için yağmurun tadı yok. Gitmediğim diyarlara gideceğim sen buraya yağmur getirmezsen eğer kısa süre de. Ömrümün sonuna kadar seni seveceğim demek isterdim ama demem, yalan söylemedim söylemem.
Damat- Birini seviyorsan güvenicen
Ahu- Kötü birşey yapsa bile mi?
Damat- Asıl kötü birşey yaparsa...Birini seviyorsan dicen ki yaptıysa başka çaresi kalmamıştır. Öyle yapıcan birini seviyorsan
İnanırım Damat'a seviyorum diyorsan yanında olursun, seviyorum diyorsan dinlersin karşı tarafı en azından gelirsin yanına, düştüğünde nasıl düşerse düşsün kaldırırısın.
Bugün okuyorum genç, yarın da okuyacağım elbet. Hep genç kalacak olmasam da okuyacağım hep. Sevdasız bir hayatı hatırlamak mı daha zor yoksa unutmak mı?Yalnız adamlıktan çıkıp sevmek mi daha zor, sevdiğinin olduğu bir hayatı geride bırakmak mı? İkisinde de sevdiğin birşeyleri kaybetmiyor musun? Yalnız adam yalnızlığı sevmez mi? Onsuz kalmak basit işte o yok artık demek. "Seviyorum ama istemiyorum"muş cümlesi. Sorun ne? Candan "Gururun neye yarar ki yalnız kalmaktan başka" demiş. Gurur mu yaptın? Yok anladım, sen beni sevmedin aslında, sen terk etmemi istemedin, gelişimi istemeyi sevdin belkide. Ben son hamlemde gururumu bile sana bıraktım olsun. Sen yokken okurdum hep, okuyacağım yine elbet. Ama sen tavizci olduğumu düşündün benim. Ben sende sıradanlaştım gibi artık, sonra gelip neden yakınlaşmıyorsun insanlarla diye sorma! Cevap ortada değil mi daha? Yakınlaştığında bayağılaşırsın insana...Seviyor mu? Sevmeyecek elbet. Bazen sevmeyeceğii bile bile yakınlaşırsın insana bu seni "sapık" yapar, bazen de sevdiğini bile bile gitmezsin kadınına bu seni "odun" yapar, ne gittiğin için ne de gitmediğin için severler seni, onlar zaten sever ama ya sapık sever ya da odun sever. Yaramaz bir adamım bu konuda, ne sapık olabildim ne de odun.
Afilli aşk cümleleri. Güneşli,sahilli,kalpli,gözyaşlı,titremeli falan filan. Bana göre değil demiştim. İçimden hiç geçmedi mi öyle şeyler belki çok, yazmadım mı öyle cümleler nadir. Yalnız yeni inkişaf ettirdiğim bir kelime var : SEVDA. Gerçekten söylemesi bile romantizm içeriyor. Kelime kalın ile bittiği içinde karizmatik bir tonlaması da var. Muhteşem. Konumuzla alakası: Yok.
Belki de var, yeni düşündüm. Sevda tanımlamalarımız. Aşk'ın tarifi yok derler ya hani hep durmadan devamlı, olması mümkün gözükmüyor zaten. O kadar farklı ki sevdiğimiz şeyler, seviş yöntemimiz, seviliş isteme yöntemimiz, aşk bunlara cevap verebilecek bir tarife,tanıma asla kavuşamaz sanırım. Kimine kıskanmasıdır sevgilisinin aşk, kimine soğuk durmasıdır aşk. Siz kendi tarifinize seviş yönteminize uygun kişiyi bulabilirsiniz ama bakalım onun istediği seviliş öyle mi? SEVİŞMEYİ bilmeli insan gerçkten.
O beni sevdi ama benle sevişmek istemedi. Sevişelim mi dediğimde ise yanlış anladı, beni sıradan yorumladı. Beni en çok üzen şey bu, beni tanıyamamış dedim, ağladım. Ne zamandır ağlamıyordum iyi oldu. Keşke bunu söylemeseydi.
Konuşmayacakmış benimle, herşeyi kendi ellerimle mahvettiğimi düşünüyor. Bu eller mahvetmiş olabilir ama mahveden ben değilim.
SON KARAR : Anlattığım da birşeylerin değişeceğine inansaydım eğer, durmadan ona size bana herkese anlatırdım gerçekleri ne hissettiğimi yaptığım herhangi bir hareketi neden yaptığımı ya da yapmadığımı. Şu an üzülmekten başka hiçbirşey gelmediği bir zaman dilimindeyim, bu zaman diliminden çıkınca da birşeyler yapmak istemeyeceğim. Kırmızı kart gördüm bu oyunda, her ne kadar ofsayt olmasa da oyun dışı kalmak oyunu oynayamamanız demek, en fazla tribünden bağırırsınız ve etki miktarı : 0. Top sende, telafisi için yapabileceklerin var elbet, bugün mesela, Always mesela.... Ama yok senden böyle bir hareket beklemek sahra çölüne yağmur yağmasını ümit etmek kadar aptalca... Bir aralar Yavuz Sultan kadar şaaşalı gözüktüğümde gözüne gerçekten yağmur yağıyordu sahra çölüne ve emin ol sahradan daha güzel bir yerde bile benim için yağmurun tadı yok. Gitmediğim diyarlara gideceğim sen buraya yağmur getirmezsen eğer kısa süre de. Ömrümün sonuna kadar seni seveceğim demek isterdim ama demem, yalan söylemedim söylemem.
29 Mart 2012 Perşembe
Bir Kavalla Yılanın Hikayesi.
Adam olanı sevmezler bu devirde; erkek olanı, aşifte olanı, güçlü olanı, cezbedici olanı, zengin olanı, fakir olanı severler de adam olanı sevmezler bu devirde.
Haysiyetsizlik! İnsanların umrumda olmasını belki bıraktım ama haysiyetsiz olan insanların benim bulunduğum ortamı haysiyetsizleştirmesi, hele bir de benim haysiyetsiz olmamı ya da olduğumu düşünmesi beni deli ediyor! eğer haysiyetsizliğe bulanmamı istiyorlarsa ben bunu yapamam. Murat MENTEŞ gibi kolombiya kıravatı takasım geliyor bazen. Haraketlerimin haysiyetsizliğe yorulması kadar aşağılayıcı ne olabilir?
Sevda, belki fedakarlıkla eş konumda görülür. Uzaktır halbuki ikisi, severler birbirlerini ama uzaktırlar da aslında.
Erkeğin kadına çıldırışı, bağırışı belki. Sabırlı bir erkek neden bağırır ki sevdiğine. Sevdiğini belli etmemesine mi? Anlamaz mı bayan erkeğinin sevilmeyişine bağırdığını. Kıskanmak mı bu? HAYIR! Sadece bir dilek dilemiştir ve sevdiği yapmamıştır, kırılır kaval cezbetmez olur artık yılanı.... Sonra yılan kafasını eğer, eğer gözyaşları olsaydı eminim dökülürdü, kafasını eğer rahatsız olur kırık kavalın sesinden.
Toplar tüm gücünü kaval, bildiğinden aralarındaki en güzel yılanı tavlayamayacağından grubun belki en toy, en kaypak yılanına öter gelse de anlatsam derdimi, yılan alfabesinde anlatsa kraliçe yılana diye. Yanlış anlarlar kimin götü kalkar, kimi üzülür benden aşa birine çalıyor diye. Kaval sikeiym böyle hayatı der, sesimi kaybettim.
Son dakikalarında son çırpınışlarını yapar insan, en güçlü hali o zaman olurmuş öyle derler. Son güç aslırsın Seyit Onbaşı misali. Ama ona yardım eden güç belki sana etmez, şans her zaman gülmez adama.
Belki başka baharda başka bir nehir kıyında yılan başka bir yılana aşık olur rahat eder, kaval küflenir. Sahibine bile itaat edemez haldedir, şanslıysa bu konuda birkaç nesil akar düşünceleri, melodileri. Sonrası belki Tanrı'ya belki doğaya kalmıştır. En azından iki aşifte yılanın kurbanı olmadan ölebildim demiştir kaval. Güzel çalardı da der elbet birileri......
Haysiyetsizlik! İnsanların umrumda olmasını belki bıraktım ama haysiyetsiz olan insanların benim bulunduğum ortamı haysiyetsizleştirmesi, hele bir de benim haysiyetsiz olmamı ya da olduğumu düşünmesi beni deli ediyor! eğer haysiyetsizliğe bulanmamı istiyorlarsa ben bunu yapamam. Murat MENTEŞ gibi kolombiya kıravatı takasım geliyor bazen. Haraketlerimin haysiyetsizliğe yorulması kadar aşağılayıcı ne olabilir?
Sevda, belki fedakarlıkla eş konumda görülür. Uzaktır halbuki ikisi, severler birbirlerini ama uzaktırlar da aslında.
Erkeğin kadına çıldırışı, bağırışı belki. Sabırlı bir erkek neden bağırır ki sevdiğine. Sevdiğini belli etmemesine mi? Anlamaz mı bayan erkeğinin sevilmeyişine bağırdığını. Kıskanmak mı bu? HAYIR! Sadece bir dilek dilemiştir ve sevdiği yapmamıştır, kırılır kaval cezbetmez olur artık yılanı.... Sonra yılan kafasını eğer, eğer gözyaşları olsaydı eminim dökülürdü, kafasını eğer rahatsız olur kırık kavalın sesinden.
Toplar tüm gücünü kaval, bildiğinden aralarındaki en güzel yılanı tavlayamayacağından grubun belki en toy, en kaypak yılanına öter gelse de anlatsam derdimi, yılan alfabesinde anlatsa kraliçe yılana diye. Yanlış anlarlar kimin götü kalkar, kimi üzülür benden aşa birine çalıyor diye. Kaval sikeiym böyle hayatı der, sesimi kaybettim.
Son dakikalarında son çırpınışlarını yapar insan, en güçlü hali o zaman olurmuş öyle derler. Son güç aslırsın Seyit Onbaşı misali. Ama ona yardım eden güç belki sana etmez, şans her zaman gülmez adama.
Belki başka baharda başka bir nehir kıyında yılan başka bir yılana aşık olur rahat eder, kaval küflenir. Sahibine bile itaat edemez haldedir, şanslıysa bu konuda birkaç nesil akar düşünceleri, melodileri. Sonrası belki Tanrı'ya belki doğaya kalmıştır. En azından iki aşifte yılanın kurbanı olmadan ölebildim demiştir kaval. Güzel çalardı da der elbet birileri......
28 Mart 2012 Çarşamba
Halüsinejik Beyin
Hayata dönüşümüz, hayata gelişimiz umursamayla başladı ve biz umursadığımızda bıraktık mutluluğu, Adem'in elmayı Allah'ın emrinden daha fazla umursadığında bıraktığı gibi mutluluğu.Dünyanın işleyişi bu olay üstüne kurulmuş ise eğer dünya umursama üzerine kuruludur. Dolayısıyla bu hayat mutluluk getirmeyecekti çünkü umursamak büyük sırdı, anahtar kelimeydi, mutluluğun yok olma sebebi ve cennetin sönüşü demekti.
Neyi umursayıp neyi umursamadığınıza bağlıdır mutluluk, kader vardır ve siz çoğu zaman umursamanıza hükmedemezsiniz. Farklı davranırsınız, umursamaz taklidi yaparsınız belki, üstüne çok insan çıkarırsınız hayatınızdan belki de umursuyorum dediklerinizden bile ama bunların hiçbiri mutlu etmez, sadece size kaderinizi yönlendirdiğinizi düşündürtür. Pekçoklarının hayatını mahveden birşeydir bu, çoğu zaman kibir bile yapar adamda, Al Capone'un dediği gibi "Kara El"iniz vardır sizden habersiz hiç birşey olmadı sanırsınız ta ki "ibine" bir savcı gelip vergiden içeri atılana kadar.
Mutlu olmak için belki de gerçekten tevekkülü bilmemiz gerekiyor. Bunu hırka,seccade muhabbeti gibi görenler için sanırım gerçek mutluluk bir nebze halüsinejik kalıyor.
Basiretimin bağlanması demek bu olsa gerek, beynim çöl gecesinde serin düşündüğünü zannederken sabahki güneşin çarpıntısını unutmuş gibi hareket ediyor. Kimsenin de böyle bir düşünce yapısının çıktısını anlamasını beklemem.(Anlayabileceğini düşündüğüm insanlar oldu hata edip haddinden fazla yakınlaştım ve resmen sığlıklarıyla boğdular beni.) Çünkü umursadım, hata ettim, beynime çelme taktım resmen. Aklımdaki düşünceleri onlara gösterebilmek için tek tek alıp karaya çıkardım sevsinler diye, onlar yüzemiyordu çünkü, ne yapabilirdim ancak karada okuyabiliyorlardı düşüncelerimi, sudayken sadece anladıklarını düşünüp hareket ettiler bana karşı hakaretvari şekilde ve bu o kadar çanımı sıkmıştı ki aldım tek tek tek karaya çıkardım düşüncelerimi ve onların sığlığında öldüler...
Sonra da gelip hepsini mutlu olmak, mutlu etmek için yaptım dedim. Halbuki o halusinejik beyinden bende de varmış ve bu gerzeğin en çok övündüğü konu çevresindeki insanlarla uyum sağlama yeteneğiymiş. Ne yetenek ama... Mutlu olmak için mutlu etmek gerektiğine inanmış yıllarca belki de... Gülümsicek tabiki hala özünde iyi bir insan kalp kırmaca yok ama halüsinejik olup, insanların kendisini sevdikleri gibi bir yalna inanmayacak. Çünkü umursamak anahtar kelime, sen umursadığında kaybediyorsun, neyi umursarsan umursa kesin kaybediyorsun, özellikle insanları umursadığında kesin kaybediyorsun.
Gelip biri normal olduğumu söylese keşke ama gelmez bu saatten sonra biliyorum. "Bu da geçer!" zikrine başladım çoktan, volta neyim atıyoruz işte, kabul edeceğinz elbet halisünasyonları ya da gerçeği. Hem Suskunlar ne demiş "Hatırlamak unutmaktan zordur."
Gelip bana "Hayatımda gördüğüm en duygusal-kontrol dengesine sahip adamken neden duygularından vazgeçiyorsun?" derseniz Halüsinejik, basireti bağlı dolanmayı sevmediğimden diyebilirim rahatça.
Hep kızıyorum ya insanlara ürkeksiniz, körsünüz diye. Pekte haksız sayılmam. Çocukluğumda çok kötü bir özelliğim vardı, yalan manyağı bir adamdım. Beyaz, siyah farketmez hiçbir işin doğrusunu söylemezdim. Sonra farkettim ki en doğru konuşan adam benim. Hep yalan söylediğimden tersinin doğru olacağını bilineceğinden de değil ha bu. Hareketlerim, düşündüklerim, yaptıklarım arasında hiçbir fark yoktu. Oysa insanlar çoğu zaman zarar görecekleri düşüncesiyle inanmasalar dahi doğruyu söylerlerdi, farklı davranır, farklı düşünürlerdi. Bunun nefreti hala içimde büyük yer kaplıyor sanırım. Bu nefret büyük olarak kalmaya devam edecek sanırım, yaşadığım çoğu şey teyit mahiyetinde.
Neyi umursayıp neyi umursamadığınıza bağlıdır mutluluk, kader vardır ve siz çoğu zaman umursamanıza hükmedemezsiniz. Farklı davranırsınız, umursamaz taklidi yaparsınız belki, üstüne çok insan çıkarırsınız hayatınızdan belki de umursuyorum dediklerinizden bile ama bunların hiçbiri mutlu etmez, sadece size kaderinizi yönlendirdiğinizi düşündürtür. Pekçoklarının hayatını mahveden birşeydir bu, çoğu zaman kibir bile yapar adamda, Al Capone'un dediği gibi "Kara El"iniz vardır sizden habersiz hiç birşey olmadı sanırsınız ta ki "ibine" bir savcı gelip vergiden içeri atılana kadar.
Mutlu olmak için belki de gerçekten tevekkülü bilmemiz gerekiyor. Bunu hırka,seccade muhabbeti gibi görenler için sanırım gerçek mutluluk bir nebze halüsinejik kalıyor.
Basiretimin bağlanması demek bu olsa gerek, beynim çöl gecesinde serin düşündüğünü zannederken sabahki güneşin çarpıntısını unutmuş gibi hareket ediyor. Kimsenin de böyle bir düşünce yapısının çıktısını anlamasını beklemem.(Anlayabileceğini düşündüğüm insanlar oldu hata edip haddinden fazla yakınlaştım ve resmen sığlıklarıyla boğdular beni.) Çünkü umursadım, hata ettim, beynime çelme taktım resmen. Aklımdaki düşünceleri onlara gösterebilmek için tek tek alıp karaya çıkardım sevsinler diye, onlar yüzemiyordu çünkü, ne yapabilirdim ancak karada okuyabiliyorlardı düşüncelerimi, sudayken sadece anladıklarını düşünüp hareket ettiler bana karşı hakaretvari şekilde ve bu o kadar çanımı sıkmıştı ki aldım tek tek tek karaya çıkardım düşüncelerimi ve onların sığlığında öldüler...
Sonra da gelip hepsini mutlu olmak, mutlu etmek için yaptım dedim. Halbuki o halusinejik beyinden bende de varmış ve bu gerzeğin en çok övündüğü konu çevresindeki insanlarla uyum sağlama yeteneğiymiş. Ne yetenek ama... Mutlu olmak için mutlu etmek gerektiğine inanmış yıllarca belki de... Gülümsicek tabiki hala özünde iyi bir insan kalp kırmaca yok ama halüsinejik olup, insanların kendisini sevdikleri gibi bir yalna inanmayacak. Çünkü umursamak anahtar kelime, sen umursadığında kaybediyorsun, neyi umursarsan umursa kesin kaybediyorsun, özellikle insanları umursadığında kesin kaybediyorsun.
Gelip biri normal olduğumu söylese keşke ama gelmez bu saatten sonra biliyorum. "Bu da geçer!" zikrine başladım çoktan, volta neyim atıyoruz işte, kabul edeceğinz elbet halisünasyonları ya da gerçeği. Hem Suskunlar ne demiş "Hatırlamak unutmaktan zordur."
Gelip bana "Hayatımda gördüğüm en duygusal-kontrol dengesine sahip adamken neden duygularından vazgeçiyorsun?" derseniz Halüsinejik, basireti bağlı dolanmayı sevmediğimden diyebilirim rahatça.
Hep kızıyorum ya insanlara ürkeksiniz, körsünüz diye. Pekte haksız sayılmam. Çocukluğumda çok kötü bir özelliğim vardı, yalan manyağı bir adamdım. Beyaz, siyah farketmez hiçbir işin doğrusunu söylemezdim. Sonra farkettim ki en doğru konuşan adam benim. Hep yalan söylediğimden tersinin doğru olacağını bilineceğinden de değil ha bu. Hareketlerim, düşündüklerim, yaptıklarım arasında hiçbir fark yoktu. Oysa insanlar çoğu zaman zarar görecekleri düşüncesiyle inanmasalar dahi doğruyu söylerlerdi, farklı davranır, farklı düşünürlerdi. Bunun nefreti hala içimde büyük yer kaplıyor sanırım. Bu nefret büyük olarak kalmaya devam edecek sanırım, yaşadığım çoğu şey teyit mahiyetinde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)