17 Kasım 2013 Pazar

Gök ağardı bak sevgilim, saçlarımın ağarmasını bekleme zamanı mı?

    İniş çıkış dolu şu saçma sapan hayatta, hep bir bekleyişimiz vardır, aslında ölümü bekleriz ama ölmek de istemeyiz hiçbirimiz. Öyleyse sevgilim neden beklersin ki saçlarımın ağarmasını, ölümün müyüm ben senin hem bekler hem kaçarsın?

     Gidiş geliş dolu bir yol vardır hep, gittiğin yerin hemen yanından gelmeye çalışırsın ve gittiğin ile geldiğin yerin kesiştiği yere baktığımızda hiç iş yapmamışsın gibi olur. Ben kaç kere gittim geldim sen beni hiç üretken görmedin galiba her baktığında gittiğim yerden geldiğim noktadaydım. Öyleyse sevgilim gelip neden alnımdaki tere bakmadın?

      Sevgilim diyorum sana, sevdiğim diyemiyorum artık. Bilir misin insanlar unutmaya sesten başlarlar ve sırasıyla ses, görüntü, hareket, duygu silinip gidermiş. Ben senin o titrek hafif cızırtılı sesini, sigara içtiğinde sesinin farklılaşışını bile unutmadım sence ne yapmalıyım ikinci adıma geçmeye hak kazanamadım mı?

      Kör olsan, sevmeye hakkın yok mu? birini sevmek için görüşmek mi gerekir....

23 Ekim 2013 Çarşamba

Fetişizm.

//Alıntıdır.

Cinsellik ve karanlıkta kalmış arzuların ulu orta afişe edilmesine karşı olan serzenişleri bir kalemde silip atmayalım. İstemeden de olsa ahlâkçılar, bu tutumları ve baskılarıyla ahlâksızların önünü açıyor, onlara yol gösteriyor.
Liberal ve açık düşünceli olmak bir yana ama bazı şeyler biraz da bastırılmaya çalışılmazsa bu baskıya verilen tepkiler ve dışavurumun binbir çeşit icadlarından sanki mahrum kalacağız.
Örneğin kutsal kitapların ve bazı ideolojilerin tasvir ettiği cennet veya sınıfsız bir toplum gibi mükemmel olduğu varsayılan ortamlar (!) son derece can sıkıcı ve durağanken, (kendilerince) ”kötülüğe” karşı tepkilerle oluşan subkültürler ve yarattıkları kendilerini ifade etme biçimleri ve dünyayı algılama şekilleri çok daha heyecan verici değil mi?
Üniformalı, sigortalı, sendikalı temizlik işcilerinin bakımını yaptığı düzenli, planlı yapılmış betondan sosyal konutlara karşı graffitiler ile cinsel organı sansürleyen bir kültürün, devamında bukkake‘ye yol vermesi arasındaki ilişkiyi anlamak lâzım.
Sınırsız ve serbest cinselliğin yaşandığı bir dünyada, erkekler iş arkadaşlarını tuvalette kıstırıp, başlarını musluk altına sokarken döpiyesi sıyırıp, külotlu çorabı yırtarak onları düzmenin hayalini kuramazdı. Ya da kadınlar fotokopi makinasının üzerinde düzülürken periyodik olarak kalçalarının altından geçen ısı ve ışık dalgalarını labia çeperlerinde hissetmeyi düşleyemezdi.
Evet.. Kafamızda kurduğumuz minik fantezilerimizi ayıplanmadan ve kısıtlanmadan gerçekleştirebilmek hiç de çekici bir durum değil. Çünkü tuvalette kıstıracağın iş arkadaşının onu düzmene izin verip vermeyeceği, senin bu olayı sürekli ikirciklenmelerle planlama sürecin, yakalanınca ayıplanma ve hatta kovulma tehlikesinin verdiği heyecan, yırtık çorabın arasından girip, külodu bertaraf edecek penisinin vulva çeperine sürtünmesinden alacağı zevke göre çok daha fazla.
Demek ki bazı kuralların ve kısıtlamaların olduğu ortamlar, yaratıcılığa davetiye çıkartırken, kural dışılığı veya günahkârlığı daha da câzip bir hale getiriyor. Graffiti’nin güzelliği ve anlamı, bukkake’nin erotizmi ile aynı paydada birleşiyor.
Yapma mı dedin? Gösterme mi dedin? Günah mı dedin? Hassiktir ordan! Bak ne yapıyorum?
Bunun bir örneği, Türkiye’nin es geçtiği, 70 lerin punk kültürü. Bu dönemin Avrupalı gençleri, İkinci Dünya Savaşı neslini şok edip, orta parmakları ile onlara ”fuck you” çekmenin bir başka yolunu bulmuşlardı. Kıyafetlerinde Nazi sembolleri taşımak… Babalarının savaşıp alt ettiği düşmanlarına ait o sembolleri tekrar gözlerinin içine sokup, başkaldırıyı, alayı, umursamazlığı ve fuck you’yu görselleştirmekti amaçları.
Tabii tüm bu swastika sembollerinin veya zamanla yine popüler olan orak ve çekiç gibi sembollerin yadsınamaz bir etkisi var insanlar üzerinde. Baskı, kontrol, yasak ve şiddeti hatırlatıyorlar bize…
Teknolojiler ve demokrasi gelişti (demokrasi gelişti’den sonra smiley var). Artık totaliterizm, kendini gizlemenin yollarını bulmakta zorlanmıyor. İnsanların zamanla sahte bir özgürlük hissine kapıldığını gözlemlemek bazılarımız için zor olmasa gerek. Evet, Nazi Almanyası yok artık, Sovyetler de dağıldı. Dünya yine de daha iyi bir yer oldu mu olmadı mı tartışılır. Ancak tüm dünya insanları olarak giderek zenginleştiğimiz yadsınamaz bir gerçek. Ve demokrasilerin sahte de olsa bize verdiği bir ”kendi kendimi yönetiyorum, özgürüm” hissi var. Ancak insan dediğimiz canlı türünün elindekiyle yetinen bir yapısı yok. Özellikle gündelik hayatında belli bir ruhsal ve ekonomik doyumu bulduysa özel hayatında ve hayal dünyasında da o kadar çeşitlemelere giriyor. Yapılan bir çok araştırma, belli başlı fetiş gruplarına meyilli olanların eğitim ve gelir düzeyinin yüksekliğine işaret ediyor.
Nasıl sevdiğimiz insanla bir pazar akşamı evimizde, kanepede oturup mısır patlağı yerken motorlu testere ile biçilen veya harika görsel efektlerle yaratılan patlamalarda yüzer yüzer ölen insanları ekranda görmekten zevk alıyorsak, kendi fantezi dünyamızda da yönetilmek/yönetmek, bastırılmak/bastırmak istiyor, kendimizi şiddeti uygulayan veya maruz kalan insanın yerine koymayı arzuluyoruz.
Bunun günlük hayatımızda eksikliğini çektiğimiz rollerle ilgisi olduğunu söyleyenler var. Aynı fikirde olmadığımı söylemem lâzım. Bazı ticarî filmler veya yayınlarda ”güya” bu tezata gönderme yapılarak bir komiklik havası estirilmeye çalışılmasının bunda payı var diye düşünüyorum. Otoriter bir yöneticinin evde karısı tarafından bezlenmek istemesi gibi…
Doğal olarak modern bir şehirli insanın günlük hayatında artık görmediği, görse bile hissetmediği baskı, kontrol ve şiddeti temsil eden kıyafetleri ve sembolleri, içerdikleri erotik anlamlar ile beraber değerlendirip, çekici bulmamız kaçınılmaz. Alt kültürler derken yolu ve yuvası Avrupa’dan geçmiş, bu süreçte Neo-Nazi kültürüne göz aşinalığı yaratmış olanlarımız, kıyafetlerine ve White Power müziği dedikleri janr’a göz attıklarında bu sembolleri görmüşlerdir. Bir çok  genç insanın, aşırı sağdaki fikirlerden çok sembollerine ve kıyafetlere vurulmalarının, onları bu gruplarla bir araya getirmiş olabileceğini düşünmüşümdür.
Hatta savaşta kafalarına atom bombası yiyen ve ulusal kimliklerine son derece bağlı olan Japonların bile her türlü Batı kültürünü adeta vakumlayarak emer gibi kendine alması ve dönüştürmesi alışkanlığından bu akımın da payını almış olması çok şaşırtıcı olmamalı. Ancak burada rol oynayan bir başka unsur daha var. Zira Batı’dan farklı olarak Doğu Asya’da, okul kitaplarında, savaş Almanyasının liderleri kararlılığı, cesareti ve onuru temsil ediyor halen. Japonya da kendini Doğu ırkları arasında üstün ırk olarak kabul eden bir millet olduğu için özellikle Nazi kıyafet ve sembollerinin bir fetiş unsuru olarak popüler olması hiç anormal değil. Zaten Japonya’da ne anormal ki? Bir Japonun cinsellik ve fetiş konusunda hayretle baktığı bir olaydan haberdar olursam zevkle bloglayacağım.
Blogda ara ara yer verdiğim, Japonya’da ikâmet eden İngiliz sanatçı Trevor Brown’ın Nazis Are Sexy adlı çalışmasına bir okuru bozulmuş. Yokedilen milyonlarca yahudinin katili olan bir düşünceyi yüceltmek, propagandasını yapıp, seksi göstermeye çalışmakla suçlamış… Fantezilerin ve  fantezilerin içindeki erotizmin sınırları olmadığını bazı insanların anlayamayacak olması çok yazık. Bu tip resmi ya da gayri resmi, herkes tarafından aşağı yukarı kabul gören düşünceleri (politically correct deniyor) her fırsatta gagalar gibi kafaya vuranlar her daim olacak.
Bir diğer örnek, çoğumuzun bildiği Der Nachtportier-Gece Bekçisi adlı film. İtalyan yönetmen Liliana Cavani’nin bu filminini o çok ünlü afişinden çıplak ve ince bir vücudun üzerindeki kemer askı, siyah uzun eldivenler ve Nazi şapkasını birleştiren görüntüsü ile yazının başında kullanmıştım. Burada da Charlotte Rampling ve Dirk Bogard’ın beraber bir sahnesini koydum. Hem Rampling hem de Bogart’ın kıyafetleri özenle seçilmiş. Nazi üniformasının sertliği, otoriter havası ve yine bu üniformanın izleyenlerin belleklerinde uyandırdığı anılar (filmin yapım tarihi, savaştan yalnızca 29 yıl sonrası, yani 1974) ile Rampling’in bir kız çocuğunu andıran düz ve kıvrımsız vücudu, masumluğu çağrıştıran beyaz elbisesi ve tüm bu görüntüleri tamamlayan beyaz çorapları ve ayakkabıları ile ne de güzel bir tezat oluşturuyor… Bu derece güzel işlenmiş bir kompozisyonda aradaki yaş farkının oluşturduğu bir başka zıtlığı fark etmeye nefesi bile yetmiyor insanın.
Liliani Cavani bu filmde izleyicilerini erotizmle gıdıklarken, II. Dünya Savaşı’nın korkunç anılarını kullanmakla suçlanmıştı.
Bilemiyorum biraz off topic kaçar mı? Ancak çok yakın bir zamanda kendi yaşadığım bir tecrübede, birbirini tokatlayan iki kadının videosunu seksi bulmam bazı kafalarda soru işareti yaratmıştı. Ona dayanarak açıklasam daha iyi olacak gibi. Birbirini tokatlayan kadınlar, tokadın suratta patlama sesi, duyulan ıh lar ve ohh lar benim için cinsel uyarıcı. Buna mukabil, hayatımda bir kadına elim kalkmış değil. Yaşlıların da koluna giriyorum bazen karşıdan karşıya geçerken. Yolda gördüğüm köpek yavrularını okşayasım geliyor. Bunlara ne diyeceğiz?
Faşist değilim ama Nazi üniformalarını çok seksi buluyorum. özel hayatımda karışanın, görüşenin olmamasıdır belki de bunun sebebi. Disipline duyulan bir özlem? Hahahah!!! Kim bilir, belki de öyle, evet! Tek eksiğim disiplin olsun. Ya yönetici olsaydım? Çocuk bezi için çok pahalı diyorlar… Bu arada II. Dünya Savaşı’nın Nazi üniformalarının Hugo Boss tarafından tasarlandığını biliyor muydunuz?



Aşk insanları için birebir...


2 Ekim 2013 Çarşamba

Özlediğimi anlatsam sana, çok mu geç?

          Beyaz bir tişört var üstümde , kiralık bir evde, kokteyl yapma çabası içerisindeyim ve kokteyl şişeden boşalıp yerlere dökülüyor benim yerle bir olan karizmam da aynı şekilde ve sen içeriden çıkıyorsun, ne yapacağını da bilmiyorsun ama çabalıyorsun ya hani tatlı tatlı, insan ilişkilerindeki yeteneksizliğin tatlılığa dönüşüveriyor ya hani, onu özlediğimi anlatsam, çok mu geç?

           x

16 Eylül 2013 Pazartesi

Misantropiye giriş


Önceki yazım sonrası sizinle ne paylaşsam da yazmaktan kurtulsam dedim ve bununla idare edin.

NOT: Lütfen bu yazıyı sevgi dolu hümanistler ve insanlardan nefret ettiğini söyleyip aralarına karışmak için can atan, insanlardan uzak kalmak istediğini söyleyip Facebook’tan “Knklar Kadıköy’de olanlar buluşalımmmm” diye durum güncelleyen ergenler okumasın.


İnsanoğlu evrimiyle kazandığı gelişmiş bir beyne ve gayet kullanışlı bir başparmağa sahip tüysüz bir maymun türüdür. Ve elindeki bu muazzam güçle dünyaya hükmedecek bir teknoloji ve sistem yaratmıştır. Şimdi hepimizin elimizin altında birer matematik ve teknoloji harikası olan bilgisayarlar, ardımızda kıçımızı soğuktan koruyan geçmiş günlerden dünyaya hatıra kalmış fosil yakıtlar, çevremizde bizleri zalim ve acımasız dış dünyadan sınırlar var. Dışarıdan bakıldığında bir maymun için fevkalade bir başarı gibi görünüyor. Peki gerçekten de öyle mi? Bütün bu başarı hikayesinin ve gövde gösterisinin ardında kan, bencillik, vahşet ve terör bulunuyor. Bir baba düşünün; onlarca çocuğu var ve bu çocuklarının hepsinin tek görevinin kendisine hizmet etmek olduğunu sansın, keyfi için çocuklarını öldürmekten çekinmesin, çocuklarını saçma sapan özelliklerine göre sınıflandırıp birbirleriyle kavga etmelerini sağlasın. Normal şartlar altında bu bireyin çevreye karşı zararlı olduğu için bir yere kapatılması ve ıslah edilmesi gerekir. “İyi” olan budur çünkü. Bu örneği biraz daha genişletirsek babanın aslında “insan”ı temsil ettiği görülebilir. O muhteşem insanoğlu o kadar bencildir ki tüm dünyanın sadece kendisine ait olduğunu, kendisi dışındaki diğer hayvanların sadece kendisi için var olduğunu düşünür. Sırf “lüks” beslenebilmek için eti yenebilen hayvanları güneşe hasret toplu ahırlarda hapsedip, vahşi şekilde keserek gereğinden kat kat daha fazla tüketir. Toplumun standartlarının daha üstünde bir karşı cinse kendini becertmek için hayvanlar üzerinde denenmiş, çevreye ve kullanana zararlı kimyasalları bedeninde kullanmaktan çekinmez. Diğer hayvanların yaşam alanını kendi saçma sapan lüksleri için talan eder ve bunları yaparken de dünyanın doğal dengesini bozmaktan hiç çekinmez. Ve o kadar ikiyüzlüdür ki tüm bu bokları yedikten sonra evine bir “pet shop”tan aldığı kediyle ya da ehlileştirerek yozlaştırdığı köpekleri besleyerek “hayvan sever” olduğuna inanır ve katil vicdanına mastürbasyon yapar. Evet insanın da diğer tüm canlılar gibi yaşama ve barınma hakkı vardır. Ama insan denen bu tüysüz maymun bu hakkını kullanırken diğer tüm canlıların haklarını keyfi için yoksayar. Diğer hayvanlar sadece ihtiyaçları kadarını alırken insanoğlu ihtiyacından kat kat fazlasını alır ve bunu yaparken hiçbir şeyi de umursamaz. İnsan dünyanın vebasıdır, insan zararlıdır. Rehabilite edilmesi hatta yok edilmesi gereken deli babadır. Ve insan o kadar zararlıdır ki kendi tarihinden itibaren kendisine zarar vermekten de çekinmez. Açgözlü devlet kurucularının uydurduğu milliyet ve ırk kavramı için, var olduğunu sandığı tanrıları için, doğaya ait olanı kendi malı olarak gördüğünden ortaya attığı “para ve mülkiyet” kavramları için birbirlerini öldürmüşlerdir. Alttaki insanlar her ne kadar siktiriboktan tanrıları ya da yüce ulusları için savaştığını ve öldüğünü düşünüp ölümü kutsallaştırsa da üstteki insanlar onları kendi egoları ve çıkarları için öldürür ve öldürtür. Savaşlarda her zaman galip üstteki insanlar olmuştur. Siktiriboktan tanrılar ya da yüce uluslar(!) değil güçlenen ve büyüyen bu insanların mirası olur. Görüldüğü üzere insanlar manipülasyona ve birbirlerine zarar vermeye oldukça yatkın hayvanlardır. Gelişmiş beyinlerine rağmen hala böyle aptal şeylere inanabilmesi ve böyle şeyleri savunabilmesi hatta böyle şeylerin uğruna ölebilmesi nereden gelir? Cevabı basit; insanın bencilliğinden gelir. Bu bencillik diğer hayvanlarda da olmakla beraber bu bencilliğin en yıkıcı hali insanlarda bulunur. Bir insanın vatanı ve milleti için ölmesi, şehadet. Çok yüce eylemler gibi görünüyor değil mi? Bunları yapan herkes kahraman değil mi? Hayır, değil. Bunların savunulmasının tek nedeni insanın yegâne amacının kendi genlerini diğer nesillere aktarma içgüdüsüdür. İnsanların kendilerini bir millete, oluşuma ait hissetmesi ve o millet ve oluşumlar uğruna ölümü göze alması tamamen içgüdülerinden kaynaklanır. İlk insanlardan örnek vermek gerekirse bir insanın genleri ve kendi genlerine en benzer genler kendi kabilesinde bulunur. Yani genlerinin gelecek nesillere aktarılabilmesi kabilesinin korunmasından geçer. Zaman geçti, insan sopayı bırakıp eline tüfek aldı, kabilelerden ayrılıp devletleri kurdu. Değişmeyen tek şey insanın bencilliği oldu. Ve bu aidiyet hissi genlerimize öyle kazınmış ki bugün futbol takımı taraftarlarında bile gözlemlenebilir. Karşı takımdan nefret etme, kendisi gibileri koruyup kollama, en iyi olduğuna inanma vesaire… İnsan bu genleri yüzünden her zaman kendisini bir yerlere ait olmak zorunda hissedecek, kendisi gibi olmayanları dışlayacak, kendisi gibi olanları korumak için gerekirse canını bile verecek ve kazanan üstteki insanlar olacak. Bütün bunları yaptıktan sonra sevgi dediği yalanla kendisi gibi olanları kucaklayacak. Bir annenin bebeğine olan sevgisi de dâhil dünya üzerinde hiçbir sevgi saf ve masum değildir ve olamaz. İnsan bencildir ve kendi çıkarı olmayan hiçbir şeyi yapmaz. Bir anne çocuğunu kendi genlerini taşıdığı için sever, bir insan tanımadığı ve sahip çıktığı birini tatmin olan egosu için sever, bir kişi sevgilisini kendi üzerinde bıraktığı izlenim için sever… Bizler birini ya da bir şeyi sevmeyiz kendimizdeki şeyleri severiz sadece. Kısacası insan sevilecek, savunulacak bir şey değildir. Üzerine doğanın kanı bulaşmış, bencil, ikiyüzlü, aptal, tehlikeli ve düşüncesiz bir tüysüz maymundur. Arkasına saklandığı medeniyet, insanlık, barış gibi duvarlar başka insanlar tarafından yıkıldığında bütün çıplaklığını gösterir. Bir doğal afetten ya da savaştan sonra ölüleri yağmalayacak, bulduğu herkese tecavüz edecek, öz çocuğunu öldürebilecek kadar cani ve bütün bunların başlarına gelmesine sebep olan bencil efendilerinin ve siktiriboktan tanrılarının adına heykeller dikip anıtlar yapacak kadar da aptaldır. Ve hepimiz şu veya bu şekilde bu insan kavramının birer parçasıyız. İnsandan nefret edebilmek için kendinizi tanıyıp kendinizden nefret edebilmeniz, o büyük bencilliğinizi ve egomuzu yok etmeniz gerekir. İnsanlığa olan nefret kendine nefretle başlar.
Kalemim fazla iyi değil, pek güzel bir yazı olmadı. Sürç-i lisan ettiysek af ola.

Sinir YÜKÜ!

     Dünya üzerinde iyiliğin yavaş yavaş kaybolduğu düşüncesi son günlerde yerini yavaş yavaş değil de daha hızlı kayboluyormuş hissine bıraktı. Her zaman için insanoğlu aynı yanılgı içerisine girmiştir, suda kaybolan kireç yanılgısı.

     İnsanlara karşı olan nefretim körükleniyor. Neden kimse yapması gerekeni yapmıyor. Acaba benim için de aynı eleştirileri yapıyorlar mı?

      Yemin ederim, yazasım bile yok, değmez diyorum anlatmaya yazmaya.

      Son günlerde o kadar sinir yüklüyüm ki kimse beni böyle görmemiştir.

26 Ağustos 2013 Pazartesi


         Farkına vardım ki açık bilincim, kastım erkek bünyesi olarak bayanlara karşı farklı cephe almamak, farklı bakış açısına sahip olmamak istediğimi bilse de belki de feromonal bir etki sonucunda karar alma mekanizmam işin içinde bayan olduğunda başkaları tarafından fark edilemeyecek derecede de olsa etkileniyor.
       
          Sistem beni yeterince zorlarken, karar alma mekanizmam yeterince dağılmaya müsait bir çizgi de ilerlese de ben izin vermeye niyetli değilim.
       

25 Ağustos 2013 Pazar

1.Bölüm
İki tanık var biri dilimdir, biride dürüst kalemim,
İhanet etmez sözüm kağıda ve halim rabba teslim.
Ölümün sessizliğine eşsiz bir seda ile girdim,
Boğulmaktan korktuğun denizin tahmininden derinim.
Benim kalbim ısrarla cennet kuşatmasında hala,
Ruhum bedeni terke maruz sevap artı günahlarla.
Öncelerimi dışlar sonralarım, aklım firarda,
Güller yare sevgi kanıtı, benim elimde papatya.
İçimden kaba bir ses beni azarlıyor yıpratmakta,
Yağmur betonla sevişirken güneş altın saçmakta.
Kollarım o nankörlerle çetin güreş tutmakta,
Sago gidenlerin gölgelerini koleksiyonuna katmakta.
Sevdirmeye gayret etme kendini, sevilmeye terket,
Uzadıkça kısalan ömre huzur aşısı zerket.
Her adım için on çuvallık külfet, rabbım hayra lutfet,
Zararı belli sonlarından iki gözünü ırak et.
Keşfi bekleyen cümleler içindir bütün çabam,
Kelimelerden kalpler yaptım, kimini deştim acımadan,
Dilini kestiklerim sükut nöbetinde gık çıkarmadan,
Suratsızları kapıdan kovsam girmek ister bacadan.

[nakarat]
Söz ehline itaat et, benim sözüm cevher,
[ kaynak: http://sarki.alternatifim.com/goster.asp?ac=53534 ]
Kalemim olgunluk tahsilinde yalanına var reddim. (var reddim..)
İki tanık var; biri dilim bir kalemim,
Olanı biteni sindirdim, yeter bana kendi derdim. (kendi derdim..)

2.Bölüm
Bilirim bensiz dostum, iblis dostu, hannas komşusu
Batırdıkça batırır; derindir vesvas kuyusu.
En tatlı yerinde uykumu basar karabasan kabusu,
Güzel cevapların, vardır elbet hain sorusu.
Kanadı olsa hain kedinin, soyu kururdu serçelerin,
Susuz çölde inci bulsa damla arar gözlerin.
Rüzgar esmez her zamanki gemiye layık,
Bir üfürse yol bulurdu bizim orta direk kayık, bu şarkı bayık!
Çin ipeği giysen dahi senin değerin eşşek kılı,
Gelecek hayranlarından sana aç önüne bir kahve falı,
Hızlı koşan arap atının dört yana savruldu nalı,
Umulmadık zamanda kesti birisi bindiği dalı.
Günah ki en güzel kadındır, sizler güzele kanan,
Tabiatın şeytan olacaksa yılan doğursun anan!
Say geriye doğru onu, ileri giden yolcu zaman,
Başkasının ızdırabı ile huzur bulandır mutsuz insan.

[nakarat]
Söz ehline itaat et, benim sözüm cevher,
Kalemim olgunluk tahsilinde yalanına var reddim. (yoo hadi Sago kaf-kef kasva)
İki tanık var; biri dilim bir kalemim,
Olanı biteni sindirdim, yeter bana kendi derdim. (kendi derdim

9 Ağustos 2013 Cuma

Azı karar çoğu mazokizm: Empati ve ayna nöronları

‘İnsanoğlunun ne kadar bencil  olduğunu düşünürsek düşünelim, tabiatındaki bazı bariz prensipler nedeniyle, sadece görmekten başka hiçbir çıkarı olmadığı halde, başkalarının kaderiyle ilgilenir ve onları mutlu kılmaya çalışır’
Adam Smith(1759)
Aydınlanmanın en önemli figürlerinden ve modern ekonomi-politiğin ilk kuramcısı olan İskoç sosyal bilimci-filozof Adam Smith’in insan doğasına dair bu gözlemi, aşırı bir iyimserliği barındırsa da, büyük bir gerçekliğe işaret etmekte esasen...
Empati, günlük hayata en çok girmiş olan psikoloji terimlerinden birisi. Duygusal ve düşünsel olarak kendini başkasının yerine koyabilmeyi tarif ediyor ve ergen sevgililerin birbirlerini ‘hiç de empatik olmamakla’ suçlamaları için kullanılmasının ötesinde, karmaşık derecede sosyal bir memeli olan türümüzün varoluşunda çok önemli bir yere sahip...
Empati, dost edinmek, bir sosyal ortamda var olabilmek, kendini kabul ettirmek, eş bulup aile kurabilmek gibi temel bazı insani eylemleri yapabilmemiz için vazgeçilmezdir. Bu noktada çok detaya girmeden bazı bilimsel çalışmalardan bahsetmem gerekiyor, tatil günü zihninizi yormamaya çalışarak.
Kaliforniya Üniversitesinden Naomi Eisenberger ve ekibi, 2003 yılında yaptıkları bir çalışmayla, sosyal olarak dışlanan bireylerin beyinlerinde, fiziksel acı duyduğumuzda aktifleşen aynı beyin bölgelerinin ( anterior cingulat korteks) etkin olduğunu buldular. Bu bilimsel bulgunun yorumu ise çok açık: sosyalleşemeyen ve kabul görmeyen insanlar, acı çekerler ve yoğun bir stres altına girerler.
17 sene önce (bilim tarihinde dakikalar kadar kısa bir süre sayılabilir), İtalyan beyin bilimciler, makak maymunlarının beyinlerinde aynı eylemi hem kendisi yaparken, hem de gerçekleştirildiğini görürken aktifleşen bazı  sinir hücreleri keşfettiler ve bunlara ayna nöron adını verdiler, o gün bugündür, ayna nöronlar konusu, davranış bilimleri alanında en heyecan verici başlıklardan biri olmaya devam ediyor.
Devam eden araştırmalarda, eylemin başlangıç aşaması gösterilen ancak son aşaması gösterilmeyen maymunların beyinlerinde de ayna nöronların aktif hale geçtiği, dolayısıyla görsel uyaran olmadan da eylemin sonucunun tahmin edilmesine aracılık ettikleri gösterildi. Maymunlarda bulunan bu ayna nöron sisteminin,  insanlarda da beynin ön bölgelerinde en çok olmakla beraber tüm beyinde yaygın olarak bulunduğu da 2010 yılında gösterildi.
Heyecanla bir film izlerken, başrol oyuncusuna yumruk atıldığında gayri ihtiyari başımızı kaçırırız, futbol maçı seyrederken sanki şutu biz çekiyormuşuz gibi ayağımızla topu tekmeler gibi yaparız. Şizofreni hastalarında görülen ve istemsiz bir şekilde karşısındaki kişinin hareketlerini taklit etme(ekopraksi) ve konuşmalarını tekrar etme (ekolali) belirtilerinin (çok şükür ki modern ilaçlar sayesinde daha az görülür oldu), hastalık sırasında ayna nöron sisteminin de etkilenmesiyle ortaya çıktığı sanılıyor, ayrıca Otizm ve Asperger Sendromu gibi hastalıklarda karşısındaki kişinin duygularını okuyamamak ve sosyal ilişki kuramamak durumunun da ayna nöronlarla ilgisi kuruluyor. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişilerde vicdan ve acıma duygusunun oluşmamasının da bu mekanizmalarla bağlantısını speküle etmek zor değil... Kendilerini fazla empatik bulan kişilerin, el hareketleriyle ilgili ayna nöron aktivitelerinin de daha güçlü olduğu gösterilmiş durumda...
Empati duygusunun oluşmasının ve karşıdaki insanın algı ve düşüncelerini tahmin edebilme yeteneğinin ayna nöron sisteminin bir ürünü olduğu uzun zamandır iddia ediliyor, yukarıda da söylediğim gibi, empati duygusunun gelişmemiş olması ise,  neredeyse sosyal bir gerilik hatta hastalık sınırına uzanabiliyor da, acaba fazlası neye yol açıyor?
Sürekli karşısındakinin hissiyatı ve düşünceleriyle ilgilenmek, korkarım bir ‘aşırı odaklanma’ hali yaratıyor. Pencereden dışarıyı gözleyen meraklı bir evhanımın, evdeki çocuklarının evin altını üstünü getirmesini ve birbirlerini dövmesini duymaması gibi, içsel bazı uyaranlar önemsizleşebiliyor. Üstelik bu sadece bireysel olarak değil, içinde yaşadıkları ve esas olarak sorumlu oldukları birinci derece yakınlarına ve kendi sosyal çevrelerine karşı bir duyarsızlığa da dönüşebiliyor.  ‘Mum dibine ışık vermez’ deyimi kendini gerçek ediyor.
Bu aşırı empatik, kişilerin, başkalarının mutluluklarıyla mutlu olmaları da kolay değil, çünkü insanoğlu, biyolojisi gereği negatif emosyonlara, olumsuz duygulanımlara daha duyarlı. Duyarlılıkları fazla kişilerin, olağanın ötesinde bir olumsuz duygulanım hissetmeleri, bir süre sonra, bezginlik ve kırgınlık duygusuna ve kaçınılmaz bir duygusal mazokizme dönüşmesi de hiç zor değil.
Bu noktadan sonrası zaten kısır döngü, çünkü empatik duyarlılığın yükselmesi sebebiyle olumsuz duygulanımlarla karşılaşan kişi, depresif bir duyguduruma geçiyor, depresif duygudurumun ise olumsuz duygulanım algısını daha fazla hissettirdiğini hem psikolojik açıdan hem de beyin görüntüleme çalışmalarından gayet net biliyoruz. Kısır döngü, ‘aşırı duyarlılık- empati fazlalığı-bezginlik ve kırgınlık hissi-depresif duygulanım- daha fazla duyarlılık’ olarak seyrediyor.
Kimseye aşırı empatik olma, başkalarının acı ve ızdıraplarını içtenlikle duyumsama diyecek halimiz yok, zaten, ayna nöron meselesiyse bahsettiğimiz, kişinin de kendisinin de –‘öyle duyarlı biri’ -olmasına çokca müdahale şansı yok. İlginç bir diğer nokta da ayna nöron sisteminin kadın ve erkek de farklılık göstermesi, kadınlarda daha güçlü çalıştığına dair kanıtlar var. Bu da sanki bizim günlük hayatta ‘kadın duyarlılığı’ dediğimiz kavrama işaret ediyor.
Aşırı empatik kişilere söyleyebileceğimiz, en azından bu duyarlılıklarını bir tür öz-duyarsızlığa dönüştürmemeleri, kendi aile, dost ve sosyal çevrelerinin de onların bu empatisinden nasiplenmeleri gerektiğini hatırda tutmaları ve en azından, bu aşırı duyarlılık halinin kronik bir mutsuzluk ve depresyonu besleme olasılığını unutmayıp arada kendilerini bir öz-denetimden geçirmeleri olabilir. Unutmayalım ki gündelik hayat koşuşturmacasıyla duyarlılıkları törpülenen  insanoğlunun, bu duyarlı bireylere hep ihtiyacı var...
Not: Ayna nöron sisteminin bilim çevrelerinde hala tartışılan bir konu olduğunu ve bilimde genellemelerin ancak spekülatif olduğunu belirtmeliyim

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Psycho Pt.1

     Zaman yavaşlıyor, yavaşlıyor, yavaşlıyor ve duruyor. Saat 01:00. Saate bakıyorum ve bedenim evrende kayıyor, saat flulaşıyor, boyun kökümden damarlarımda gezen yılan misali lanet duygu, kollarıma bulaşıyor ve sertçe bir titreme sarıyor vücudumu. geçmesini bekliyorum parmaklarım kilitleniyor, istemsiz olarak başıma gidiyor, kendimi dövüyorum bitmesini ister gibi ama devam ediyor... Evrende kayan bedenim kafama vurup gözlerimi kapattığım sırada bir geçiş hissediyor ve kuş gibi hafifim.. Gözlerimi açıyorum karşımda siyah giyimli bir adam, ondan başka bir şey göremiyorum, etraf pür beyaz adam bana bakıyor gözleri kapkara ama korku yok içimde. kafamı hafifçe sola yatırıyorum gözlerine bakıyorum, anlamaya çalışıyorum. Nerdeyim? Kim bu adam? Neden bana bu şekilde bakıyor? Gözlerinin beyazı neden bu kadar az?

16 Temmuz 2013 Salı

27 Haziran 2013 Perşembe

Antalya...

Sonunda hasreti çekilen ege-akdeniz kültürüne yakın yerlerde hatta göbeğinde Antalya'da ikamet edeceğim.. Mutluyum, Memnunum.

15 Haziran 2013 Cumartesi

11 Haziran 2013 Salı

"Birey" mi o da ne ola ki? "Görüş" mü, kimin görüşü? İlla birinin mi olacak canım, benim görüşüm.

      Bu aralar biraz zihinsel üşengeçliğim var sanırım. Okumak veya yazı yazmaktansa, müzik dinlemeyi daha çok tercih eder oldum bilgisayar başında. Kendimi her gün bu şekilde bulmak beni yaralar hale geldi.

//  Barajın yatağını değiştirmeden baraj yapmaya mı çalıştık ne? Altında mı kalıyoruz acaba suyun? Çölde
//  suyu verecek olanlar nerede? Ha unutmuşum onları ben öldürmüştüm..


       Bağlantısız bir devam...

       İnsanlar eleştirmeye meraklı varlıklardır. Aynı zamanda iyi özellikleri gereği yaptıkları, insanları iyiye sevk araçlarıdır bu eleştiri. Sadece eleştiri şeklinde ortaya çıkmaz ama eleştirinin olumsuzunun iyi sevk aracı olarak kullanılma biçimine karşıyım sanırım. Bu şu demek, annenizin saçınızı değiştirmenizi istediğinde(!ki buna hakkı var mıdır bilinmez) "Kızım bu saç sana yakışmamış(!) bence kestirmelisin" şeklinde kurduğu cümledir. Dikkat edin cümlenin didaktik yada kibar olup olmamasını eleştirmiyorum, cümlenin amacından ve meşruiyetinden bahsediyorum. Bahsettiğim gibi bence kişinin kişisel konularıyla alakalı şeylerin değiştirilmesini isteme amacına hizmet eden olumsuz eleştiri cümleleri meşruiyet taşımaz.

     Peki insanlar nasıl iyiye sevk edilecektir.?

     İnsanlar fıtraten iyi kabul edilen görüşe göre devam edersek, temsil yeterlidir. Eğer bir hareketin, bireysel anlamda etkili olan bir hareketin yanlış olduğunu düşünürseniz, "geri bildirim sandviçi"yle yedirebilirsiniz. Bu bir tercihtir, ancak karşı taraf sandviçten hoşlanmayan bir insansa bu sefer çözüm yollarınız tıkanıyor. Öğüt veremeyen büyükleri düşünsenize, pek çok çocuk bayram edecektir. Kısacası insanlar iyiye sevk edilmezler, edilmemelidirler.

    Peki insanlar iyiyi nasıl öğrenecekler?

    Bugünün koşullarında normal kabul edilen bir çocukluk yaşanan çocukların, yani travmatik bir geçmişi olmayan çocukların hiç büyünce kötü olmak isteyebileceklerini hayal edebiliyor musunuz? Mütalaa ya da farklı şekillerde iletişimlerle zaten kişi sizde gördüğü şeyin ne olduğunu merak etmeye fıtraten meyillidir, öğrenmek istediğinde anlatabilirsiniz, övebilirsiniz. Bugün bunu keşfeden bazı "elit"ler insanlara uygulamaktan çekinmiyorlar. Nasıl mı? 90'ların metalcilerine bugünkü tekno müziği olumsuz eleştiri kullanarak sevdirmek isteseniz yapabilir miydiniz? Mümkün değil ancak az önce anlattığım yöntem, birkaç değişik ve fazlasıyla 90'larda metal müzik dinleyip tekno karşıtlığı yapanların birçoğu bugün işe giderken radyo Fenomen dinlemekte. Demek ki eski usul Faşizan, Babacıl söylemler işe yaramıyormuş. Bugün varlığını hissetmek isteyen 90 doğumlu gençler de Babacıl ve Devletçil söylemlere karşı çıkıyorlar, hoşlarına gitmiyor kimliklerinin tanınması istiyorlar ancak bulabildikleri sadece evlerine gitmeleri yönünde öğüt. Sonra televizyon ezberlemiş bir kavram bu gençler "Apolitik". Asıl Apolitik olanlar sizlersiniz çünkü bana göre Faşizm politika üretmeye müsaade etmez. Konu Farklı yerlere kaydı ancak insanlara nasıl iyi öğreteceğiz derseniz, yaratıcı(evrim süreci) insanda akıl denen bir kavram var etmiş bu kavram sizin dışarıdan yapacağınız etkileri süzmek için var, sizin dışarıdan yapacağınız ince dokundurmalar dahil hiçbir şeyin altında kalmak için değil! Hakkını aramayan adam yazısında söylemeye çalışmıştım, sizin gibi kötü insanlar olmadıklarından susuyorlardı o gençler ama sabrın sınırını aşan hareketler sonucu Apolitik! sandığınız gençler haklarını almaya geldiler. Mantık süzgecine sokup iyiyi alamayacaklarını farkettiler. Çünkü siz mantık dışı bir çıktı sunuyordunuz onlara.
      Bu sadece siyasi konularla alakalı böyle değil, aile içi meselelerde de böyledir.

   !!Sonuç!!  

    İnsanlar olumsuz eleştiri mekanizmalarını sosyal hayat içerisinde annesine, çocuğuna, arkadaşına, eşine karşı kontrol altında tutmalı. İster istemez, dilek olarak çocuğumuz arkadaşımızın belirli bir görüşe sahip olmasını ya da bir davranışını başka şekilde yapmasını isteyebiliriz ancak öncelikli olarak buna hakkımız var mı bunu düşünmeliyiz. Hak yaratmamalıyız ayrıca! Çizgi, ince bir çizgi.

    Son olarak karşımızdaki insanın hareketlerini mümkün olduğunca kendimiz olsaydık ne yapardık yalanıyla incelememeliyiz çünkü o biz değil ve asla bizim gibi düşünmeyecek! O ayrı bir birey ve üreteceği sonuç şeklen aynı bile olsa asla aynı değildir. İnsanın ne zaman birey kabul edildiği şüpheli birazda bu çağlarda. Bunu nasıl anlatacağımı bilemiyorum henüz. Bugün için iyi geceler.



 Dipnotlar:1- "//" işareti C# programlama dilindeki anlamıyla kullanılmıştır.
                2- "Geri bildirim Sandviçi" http://blog.milliyet.com.tr/sandvic-yontemi/Blog/?BlogNo=103664 bu link ve bilumum sosyal bilimler kitabında motivasyon başlığı altında bulunabilir.
                3- Yazı hiçbir siyasi yönelim içermez, siyasi bakışlar sadece analiz için, örnekleme metodu için kullanılmıştır.
                4- Babacıl: Paternalist http://en.wikipedia.org/wiki/Paternalism
                5- Devletçil: Devlet odaklı çalışan
                6- Apolitik : Anlatması uzun bir kavram. Kısaca http://eksisozluk.com/entry/4596563
                7- Ayrıntılı bilgi için mail atabilirsiniz.
     

Ritmic American Poem.


9 Haziran 2013 Pazar

30 Mayıs 2013 Perşembe

27 Mayıs 2013 Pazartesi

26 Mayıs 2013 Pazar

20 Mayıs 2013 Pazartesi

18 Mayıs 2013 Cumartesi

14 Mayıs 2013 Salı

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Hıncal ULUÇ'un Kaleminden Polis Eşi Olmak


Bu ülkenin en çok eleştirilen meslek gurubudur polisler.. Herkes,ama herkes,şikâyet eder,söylenir,diş gıcırdatır hatta..Hele de medya..Ben dahil..Her fırsatta neler yazarız,"Vur abalıya" lafını "Vur üniformalıya" diye tercüme edip..İşte aslan gibi üç delikanlı daha gitti.. Hem de pisi pisine.. İkisi trafik polisi.. Biri 15 günlük polis üstelik. Orda olma sebebi.. Hatalı park etmiş arabalar yolu tıkıyor. Çekiciyle gelmişler.. Bu, ölüm sebebi olur mu?.Polissen oluyor işte..Peki kaçımız onların sıkıntılarını biliriz, düşünürüz, yaşarız?..Bir genç trafik polisi var. Yeni evli.. Güneydoğu'ya tayin istiyor.. Yahu İstanbul'dan Güneydoğu'ya tayin istenir mi?. Deli mi?.. Hayır, çaresiz.. "Bu maaşla geçinmeme imkân yok. Çocuğumuz da olacak. Orada idare ederiz" diyor.İstanbul'da idare edemeyen bir trafik polisi, düşünebiliyor musunuz?.Mülkiye'den yeni mezun olmuştuk. Sınıf arkadaşım Güner Özmen, polislerin özlük işlerine bakan 3. Şube'ye müdür olmuştu, Ankara'da.. Öğlenleri Mülkiyeliler Birliği'nde buluşur briç oynarız.. İşletmeci Medet yanımıza geldi bir gün.. "Güner Bey" dedi.. "Bir gecekondum var. Trafik polisiniz oturuyor ama, 3 aydır kira vermedi. Bir söyleseniz..""Sen o polisin adını ver bana ikramiye çıkarayım, ödül vereyim" dedi, Güner.. "Ankara gibi yerde, gecekondu kirası ödeyemeyen trafik polisi, taltif edilir.."Bu delikanlının gitmesi, kural gereği İstanbul Emniyeti'nin izin vermesine bağlı. Tanıdığım bütün polis şeflerinden rica ettim.. Yeni evli, bebek bekleyen trafik polisi geçinemediği İstanbul'da yaşamaya devam ederse, ne olacak sizce..Haftalar önce bana gelmiş bir polis eşi mektubu var..Selda D. "Polis eşi olmak ne demek" demiş ve anlatmış..Buyrun okuyun.. Sonra düşünün.. İki kere düşünün..

Polis eşi olmanın hem güzel, hem de zorlayıcı yönleri var. Hangi yönü daha ağır basıyor inanın onu değerlendirmek çok ama çok zor. Bir yanda güvenle aldığımız her nefeste onların payı olduğunu bilmek, bir yanda eşinizin sizin daha yakınınızda nefesini duymak istemek.Bazen hangisini istemeye hakkım var diye sorarsınız kendi kendinize. Oysa o, hep dengelemeye çalışır. Onun için aile kavramı çünkü çok daha geniştir. Bir yanda eşi ve çocuğu, diğer yanda canı pahasına korumaya çalıştığı insanlar.Biliyor musunuz hep sormaya korkmuşumdur, hangimiz daha önemliyiz diye.. Mesleği mi, ailesi mi?. Çünkü 12 yaşından itibaren beraber büyümüştür mesleğiyle. Her şeyini paylaştığı mesleği, yaşamının bütünü olmuştur. Bizlerse sonradan var olduk onun için.Polis eşi olmak öyle bir şeydir ki, balayınızda bile açıktır telefonu, izinli olmasına rağmen, bir şeyler aksamasın diye.Polis eşi olmak öyle bir şeydir ki, hamileyken sabahlara kadar oturursunuz tek başınıza korka korka. Bunu bilen eşiniz yanınıza bile gelemez.Polis eşi olmak öyle bir şeydir ki, yeni doğum yaptığınızda bile eşiniz sizinle kalamaz hastanede. Kollarınızın arasında bebeğinizle kara kara düşünürsünüz "Bütün hayatım böyle mi geçecek" diye gözyaşları içinde.Polis eşi olmak öyle bir şeydir ki, eşinizi her sabah yolcu ederken dua ve akşama tekrar kavuşabilmeyi ümit edersiniz. Kapıdan çıktığında dışarıdan yüksek bir ses gelse korkuyla cama koşarsınız, pusu mu kuruldu diye.Kimse anlayamaz, ne polis, ne de polis eşi olmanın manasını. Bilmez kimse, sorunlu anlarınızda karşılaştığınız polislerin aslında fazlasıyla çabaladığını. Çözümlenmesi mümkün olmayan şeylere çözüm bulamadığı için karalandığını. Sabahlara kadar çalıştığını ama "Çalışsa bunlar olmaz" diye itilip kakıldığını. Unutulmamalıdır ki; sabah çıkarken polis kıyafeti giyen bu kişi, sokaktaki herhangi bir babadan farksızdır. Onların da sorunları vardır. Yapabileceklerini yaparlar. Onlar sadece kanunların uygulayıcısıdırlar.

Aslında her biri bir masal kahramanıdır, kendileri bilmese bile.

Ve bunu fark ettiğinizde siz de girersiniz bu kocaman aileye gururlu yüreğinizle,polis eşi olarak

İyiyim ben, bir şeyim yok
Kimsenin anlamayacağı o yaram dışında
Öyle toplanmayın başıma, sızı bu nasılsa diner
Bi' gidin aslınız kirden görünmüyor!
Tabii ya doğru, hep beni düşünerek hareket etmişsiniz
Üzerime titremişsiniz asırlardır
Olur mu, aksine hiç incitmek istememişsiniz
Lan bi' gidin, yalanlarınız boyunuzu aşmış sizin!

Hak etmiyorsunuz kötü kelamları bile
Ananız avrat da olur size, menfaatiniz işlerse
Yeter ki cukka dolsun, neyinize alın teri
Ulan bi’ gidin, s.ktirin gidin
Öyle çok sevmişim ki yeminlerinize aldanmayı
Ne deseniz kanıyorum!
Olduğu gibi kan, önüm ardım…
Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Genetik Travma

Bir kuzgun süzülüyor iki minare arasından,
Şaha kalkan atın üstünde adamın
Eli, Sol Eli!

Bir bebek görünüyor iki namlu arasından,
Kaldırımda yüzükoyun yatan kadının
Dileği, Aman Dileği!

Bu geç kalmış bir savaşın ayak sesleri
Evvela!
Bu bebek katillerinin arzu bahçesi
Evvela!
Bu senin veya benim çocukluğum
Mesela!

23 Mart 2013 Cumartesi

Kapatın gözlerinizi...

      Hayata gözlerimi açtığım ilk andan beri belki hiç uykum dışında kapatmamışım gözlerimi, hakkıyla kapatıp gönlümü dinleyememişim, ne gördüysem ona inanmışım... Şimdilerde, gözlerime inanıp "Holografik Evren*" de yaşamaktansa; kapatırım gözlerimi mümkün olduğunca, kalbimle yürürüm mânâ aleminde....


*Holografik evren hakkında kısa bir bilgilendirme umarım kafanız karışmaz :

1 Mart 2013 Cuma

Hayrolsun...

    yaptığım hataları telafi etme çabası içerisine girdik, umarım hayırlı olur...

24 Şubat 2013 Pazar

Vaktim olsun isterdim..

      Hayatımın bu yılında vaktim olsun isterdim. Yapabileceğim pek çok şey olduğunu bilmeme rağmen bunlara ayırabileceğim hiç vaktim kalmıyor. Sanırım birazcık pisboğazlılık var, yemek yerken de zaten ilk çorbayı içemedim hiçbir zaman... Telafi etmek için geçmişi, geçmişte gereken vakitten her zaman daha fazlası gerek... Koşullar beni öyle bir parçalıyor ki ne vakit kalıyor, ne de maskemi değiştirmeye fırsat...

      Tek temennim, birkaç hedefimin gerçekleşmiş haliyle son bulmasını istediğim şu dönem.....

     

10 Şubat 2013 Pazar

Sadece bir şarkı.....

      Önce bolca değer ifade eden sözleri   :  http://www.lyricsmode.com/lyrics/e/eminem/space_bound.html
      Sonra bolca değer ifade eden kendisi :
                                                                   Space Bound
     

28 Ocak 2013 Pazartesi

Misilleme çılgınlığı...

     Mfö, belki bir şeyler hatırlatır ama "Sakın Gelme" şarkısı ayrı bir yaradır bende... Zamanında değeri bilinmeyen pek çok şey bugünlerde değerli gelebilir, yarın için peki bayağılaşacak mıdır? İstesen de gelmiyor... Filmlerde kalan bu cümleler eskiyor filmlerin eskimediği bir yüzyılda ve biz bu sabırsızlık zamanında, sms'imizin karşı tarafa ulaşmasını bekleyemeyecek kadar sabırsızız.. Cem YILMAZ belki nüktedan bir tavırla anlatıyordu bu sms konusunu ama gerçekler iç yakmaktan başka bir şeye yaramıyor...

    Kolayca çıkan bir cümle ağzımızdan, yıpratıverdi mi ilişkimizi? Duvarlarını benim için kıramadığına hiç mi üzülmedin? Sevmeyi gerçekten yanlış anladığını söylediğim zamanlarıma bir kez daha hak veriyorum.... Kendime kızıyorum, çünkü en iyi olduğumu düşündüğüm yerden yumruk yedim, yumruğun sebebi sen, kendisi sen...

   Gecenin bir yarısı gelen e-mail ve içinden çıkan bir Bülent ORTAÇGİL şarkısı havasında, buyrunuz efenim :



24 Ocak 2013 Perşembe

Kismet....

              Herşey seninle olsun istemiştim ama kısmet başkasınaymış... İçim acıdı desem inanmazsın biliyorum... Senin de için zaten acımazdı... Sevdiğim kadar sövdüm herhalde sana...

12 Ocak 2013 Cumartesi

Düşünülen Gerçekler Pt3. : Kader....

      Çok iyi tanıdığınız bir insanın hareket ve seçimlerini tahmin edebilir misiniz ya da çok iyi anlaştığınız, ruh eşim dediğiniz insanla çoğu zaman aynı tepkiyi verdiğiniz, aynı cümleyi aynı duruma kullandığınız oldu oldu mu? İşte bizi bizden daha iyi tanıdığı varsayılan Tanrı'nın da sizi tahmin etmesi çok zor olmasa gerek.
      Bu sebepten ötürü KADER vardır ve gerçektir.

      Peki çok iyi tanıdığınız o insanı tahmin etmeniz o insanın özgürlüğünü, seçim özgürlüğü kısıtlar mı? Kısıtladığını kimse söyleyemez sanırım.
       Bu sebepten ötürü KADER özgürlüğe vurulmuş bir ket değildir.

2 Ocak 2013 Çarşamba